Hayat Mektebi
Yazan: matematiklebarisiyorum Temmuz 11, 2007
Sevgili okurlar, dünyanın iyice küçüldüğü, değişimin hızla sürdüğü günümüzde ;çoğu zaman küçük yaşlardan beri aldığımız eğitimin de etkisiyle olayları anlamakta zorlanıyoruz.Bu zorlanma nedeniyle olaylar karşısında yanlış tespitlerde bulunup çözümler üretmekte aciz kalıyoruz.
25.10.2006 tarihli Yenişafak Gazetesinde Mustafa KUTLU’nun ‘’Hayat Mektebi’’ başlıklı makalesi yaşanan bu değişimin sebep ve sonuçlarını çok güzel şekilde anlatıyordu.Çok çarpıcı tesbitlerin yer aldığı bu yazıyı izninizle sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türkiye’de bir şu kadar zaman önce nüfusun büyük çoğunluğu köylü idi. Köy evinde mobilya yoktu, beyaz eşya yoktu, yemekler yer sofrasında yeniyordu. Esnaftan yapılan alışverişin ödemesi deftere yazılıyor; ya harman sonuna; ya pancar parasının, fındığın, pamuğun satışına erteleniyordu. Bu denge ülkeyi bir süre istikrar içinde tuttu. Fakirliğin kol gezdiği, elbisenin ve çorapların yamalı, ayakkabıların pençeli olduğu bir istikrar.
Bu dönemde güç devletin elinde olduğundan en mühim hüner devlet kapısına bir anahtar uydurmak idi. Anahtar’ın kaba tarifi keçiyi satıp çocuğu okutmak ve memur yapmak idi.
Köprülerin altından sular akıp dururken okul devlet okulu, istikbal diploma idi. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin üretimi kendine yetiyor, ve bununla övünüyordu. (Henüz kanaat ekonomisi gücünü yitirmemişti.)
Zaman geçti ülke ne tarımını geliştirebildi, ne doğru-dürüst sanayi kurabildi. Nüfus ha bire artıyordu.
İhtilaller oldu, hükümetler değişti, projeler yapıldı, kanunlar çıkarıldı, ancak temel ihtiyaçlar –gıda, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik– bir türlü karşılanamadı. Devlet gibi vatandaş da gırtlağına kadar borca battı. Devlet borcu borçla ödemeye çalışadursun, vatandaş kendi başının çaresine bakmaya başlamıştı.
Üç buçuk dönüm tarla evlilik çağına gelmiş dört oğlana yetmeyince yorganını sırtlayan şehrin kıyısına yanaştı. Burada tutunmak; yemek – içmek – barınmak; göz açıklığı, güç birliği, akraba ve hemşehri dayanışması, arazi mafyası, siyasi bağlantılar, gayrı meşru ilişkiler gerektiriyordu. Bu hayatın nasıl vücut bulacağını hiçbir kitap yazmıyor, hiçbir okul öğretmiyordu. Ayakta kalabilenler hayat mektebinin örsünde dövüle dövüle tahsili tamamladılar. Hazine arazisi çevirenler müteahhit, han – hamam – apartman sahibi oldu. Bir kenar mahalleye ilk nalburu açanlar, ilk beyaz eşya satanlar, ilk dolmuşu, otobüsü getirenler birden zengin oldu.
Evet o zamanlar “birden zengin olmak” diye bir şey vardı.
Sel bendi yıkmış gidiyordu. Bir kısım yetkililer “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” deyiverdi. Zaten yapılan her işin kitapta – kanunda – devlet kapısında “bir kolayını bulmak” diye garip bir ilim peyda olmuştu. Resmi söylem kitapta, yönetmelikte kalmış, gayrı resmi söylem malı kapmıştı. “İşi bileceksin, köşeyi döneceksin” atasözü bu devirden kalmıştır.
Artık ne köprü vardı, ne altından akan su. Okuma –yazması olmayan müteahhitler yanlarında beş-on mühendis çalıştırıyorlardı.
Devlet ve siyaset kendi mecrasını açan bu selin ardından gidebildi. Onların sırtını sıvazladı, güç odakları ile dayanışmaya girdi, seçim kazandı, ihale aldı.
Sel gele gele devletin altını oymaya başlamıştı. Uyanık yöneticiler zararın neresinden dönsek kârdır diyerek devlet malını satışa çıkardı. Özelleştirme, bankalaştırma, holdingleştirme, dünyaya açılma, vizyon sahibi olma, ithalat – ihracat – ticaret – turizm – sanayi – medya aklınıza ne gelirse devlet yanı başınızda emre amade idi. Bu olup-bitenlerin kitapta, dünyada, literatürde, üniversitede yeri vardı, adı vardı.
İyi güzel de yapılanlar sadece bir dış benzerlik gösteriyor; işin iç yüzü skandallar ile dolup taşıyordu. Olsun ne denilmiş: Biz bize benzeriz.
Biz bize benzedikçe kavramların, kıymetlerin, ölçülerin değeri düştü. Bir müdür ve bir mühür ile açılan liselerden sonra, aynı zihniyet memleketin dört bir yanını üniversitelerle donattı.
Sonuç: Diplomalı işsizlik oranı yüzde otuz. KPS kuyruğuna girenler arasında jeofizik mühendisleri, ziraat mühendisleri, hatta inşaat mühendisleri var. Puanımız tutarsa en azından Milli Eğitimde bir sınıf öğretmenliği alırız diye bezgin bezgin konuşuyorlar. O anlı-şanlı diplomalarını ne yapacaklarını bilemiyorlar. Atsan atılmaz, satsan satılmaz.
Bizim sokakta otuz yıldır tanıdığım bir kâğıt hamalı var. Şehrin kıyısına kurduğu gecekondu artık oradaki semtin ortasında kalmış. Kat karşılığı verdiği arsadan birkaç daire almış. Binanın bodrumuna makineler koymuş. Oğlu, gelini, yeğeni, konfeksiyonda çalışıyor, fason üretim yapıyorlar.
Hayat mektebinde okuyan bu hamal (Niğdeli, Malatyalı, Adıyamanlı her neyse) tekstil krize girerse deri işine, deri işi teklerse bakliyat toptancılığına, onda tutunamaz ise Arabistan’a bal ihracına başlayabilir. Siz bu hamalı alın memleketin en ünlü holdinglerinden birinin yerine koyun. Hemen devlete el atar. Çünkü henüz devletin malı bitmedi. Er-geç bir ihale kapar, bir yeri 49 yıllığına kiralayabilir.
Bu işlerin okulu yok. Okul seraba benzer bir hal aldı. Olsa da olur, olmasa da.
Ne diyor ünlü komedyenimiz:
Eğitim şart!….
Evet “eğitim şart”. Ve en ünlü okulumuz Hayat Mektebi, Oxford ile Harvard misali bir şey yani.
(*)Mustafa KUTLU / Yenişafak Gazetesi 25/10/2006