Datça Efsanesi (Seda Alpsoy’a Sevgilerimle…)
Yazan: matematiklebarisiyorum Nisan 20, 2008
( DATÇA EFSANESİ ) “DATÇA’DA ZAMAN”
Nihat Akkaraca’nın kitabı “Datça’da Zaman” Alan Yayımevi tarafından yayınlandı. Nihat Akkaraca’yı sanal dünyadan bir çok kişi tanıyor zaten. Onu blogundaki yazılarından takip edenler bu kitap üzerinde uzun süredir çaba harcadığını biliyorlardı. O aynı zamanda Datça’nın geçmişi ile geleceği arasında bir köprü kurmayı, Datça’nın yerel kültürel zenginliğini de ayakta tutmayı, unutulanları hatırlatmayı kendine görev bildi ve bundan keyif de alarak yaptı bu görevi. Aşağıda kitabın önsözünü yayımlıyorum. Kitabı İstanbul’dan almak isteyenler meltemsemizoglu@gmail.com adresinden bana ulaşabilirler. Şimdi sizi kitabın önsözü ile başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar.
ÖNSÖZ
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yaşlı dünyamız henüz gencecik iken, Güneybatı Anadolu’nun uzak bir köşesinde, mutlu bir krallık varmış. Bugün halen dilden dile dolaşarak günümüze ulaşan çok eski bir efsaneye göre, bu küçücük ülkenin halkı tarafından sevilen iyi bir kralı, kralın, biri kız biri oğlan ikiz çocukları varmış. Kızının adı Bedya, oğlunun adı ise Dadya imiş. Kral, çocuklarını çok severmiş. Aradan yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş, Dadya yakışıklı bir prens, Bedya güzeller güzeli bir prenses olmuş. Kral, iyice yaşlanıp yorgun düştüğünde bu küçücük ülkesini ikiye ayırıp yönetimini çocuklarına vermeye karar vermiş. Böylece kral, ikiye ayırdığı yarımadanın batı kısmını, akşamları temsil eden Bedya’ya, doğu kısmını ise şafakları temsil eden Dadya’ya vermiş. Oğlu ve kızı ülkelerini kavgasız, savaşsız yönetirlerken bir gün kral hastalanmış. Hasta yatağında öleceği günü beklerken çocuklarının ve ülkesinin gelecek yıllarda da böyle barış ve mutluluk içinde yaşamasını sağlamak için öldükten sonra da onlara göz kulak olmak istemiş. İki prensliğin tam orta yerinde yükselen, uzaktan bakıldığında ilginç bir görünüşü olan, şimdilerde Hacamat Dağı denen dağın yamacında kendisine bir mezar yeri seçmiş. Efsane düşünülerek bu dağa uzaktan dikkatlice bakıldığında, orada yatmakta olan kralın kayalardan oluşan silueti kolayca görülebilmektedir. Kral, o dağın yamacında binlerce yıldır huzur içinde uyumaktadır. Ölümünden sonra da dağın zirvesinden ülkesine ve halkına göz kulak olduğundan yarımadanın topraklarından bereket fışkırmış, halkı mutluluk içinde yaşamıştır. Fakat, aradan zaman geçmiş, her ölümlü gibi bu ikiz kardeşler de ömürlerinin sonuna gelip bu dünyaya veda etmişler. Ölümlerinden sonra ülkeleri kendi adlarıyla anılmış; batı kısmına “Bedya”, doğu kısmına “Dadya” denmiş.
Zaman içinde Anadolu’ya yapılan akınlar her şeyi etkileyerek büyük değişmelere sebep olmuş, tarih sayfaları yeniden yazılmış. Yazılanlar bile zamanla unutulup kaybolmuş; kaybolan tarihin yerini efsaneler almış. Bu topraklara hükmetmeye çok çok uzak diyarlardan başka insanlarla başka fikirler ve başka kültürler gelmiş. Bunların arasında iyisi de varmış kötüsü de. Ülkelerini yabancıların akınlarından korumak için yarımadayı en ince yerinden kesip ada yapmayı bile düşünmüşler. Kırdıkları taşların parçaları gözlerine sıçrayıp onları kör edince, zamanın kahinine adam gönderip danışmışlar ve şu yanıtı almışlar: “Ne kazarak yok edebilirsiniz kıstağı ne de çit çekerek. Zeus öyle isteseydi ada olarak yaratırdı yurdunuzu.” Bu yanıt üzerine bu fikirden vazgeçmş, taşı yontmayı öğrenip şehirler kurmuşlar, ilkönce Dadya’nın daha sonraları Bedya’nın topraklarına… Bugün bu şehirlerden Dadya topraklarında olanına Eski Knidos, Bedya topraklarında olanına ise Knidos deniyor.
Önceleri avlanmakla geçinen insanlar, sonraları üzümden şarap yapmışlar. Seramiği öğrenerek topraktan amforalar yapıp Mısır’dan Karadeniz boylarındaki ülkelere kadar bu amforalarla şarap satmışlar. Hayvancılık yapmayı öğrenmiş, çoban olmuşlar. Çobanken ekip biçmeyi öğrenmiş, çiftçi olmuşlar. Yetiştirdikleri tahılı taş tokmaklarla dövüp ekmek yaparken, dönen iki taşın arasında un yapmayı öğrenmişler. Sonraları akar suların üstüne su değirmenleri, esen rüzgarın karşısına yel değirmenleri yapmışlar. 1930’lu yıllara gelindiğinde değirmenleri motorlarla çevirmişler. Üzerlerinde yüzlerce efsane yaratılmış olan topraklar, kaybolmadan, isimleriyle bugünlere gelmiş ama, onlar da insanların dilinde değişikliklere uğramıştır. Binlerce yıldır sabah güneşinin ışıklarıyla yıkanan Dadya, “Datça”; akşamları batmakta olan güneşin pırıltılı ışıklarıyla aydınlanan Bedya, “Betçe” olmuş.
Datça Yarımadası’nda yaşayan herkes gibi, bu kitabın yazarı da, Akdeniz’e parmak gibi uzanan bu yarımadanın sevdalısı olmuş. Bu sevda olmadan ben, bu öyküleri yazamazdım. Çünkü yaşamım boyunca, altı yıl öncesine kadar, teknik işlerde çalıştım, teknik kitaplar okudum; edebiyatla fazla iç içe değildim.
Efsanede anlatıldığı gibi, sabah ve akşam güneşinin aydınlığı ile yıkanan bu yarımadada, insanlarımızın nasıl yaşadığı, neler yaptığı, nelere gülüp nelere ağladığı, inançları, sevgileri, kederleri, varlıkları, yoklukları –içlerinde yaşadığım için- bana olağan geliyordu. Ta ki, kendi ülkesi İngiltere’yi bırakıp Datça’da yaşamaya başlayan Jeff Evans’la karşılaşıncaya kadar… Jeff, yazmakta olduğu kitap için benden Datça yaşamıyla ilgili bilgiler isteyince, önce aile bireylerimden, yakın çevremden, sonra daha geniş çevreden topladığım bilgileri kendisine iletmeye başladım. Yakın geçmişte yaşananları, değişen koşulları, bunlara uymaya çalışan insanları, değişmeden kalanları, anılarda yaşatılanları öğrendikçe, bu coğrafya ve insanlarının özellikleri beni mutlu etmeye ve merakımı artırmaya başladı. Aynı süreçte Datça Yerel Tarih Grubu’nun oluşmasıyla gerçekleşen araştırma çalışmaları da bilgi dağarcığımı zenginleştirince bunları not etmeye başladım. İstedim ki yaşananlar unutulmasın, bize ait değerler kaybolmadan sonraki kuşaklara aktarılsın.
Tarih Grubu çalışmaları çerçevesinde, mübadele öncesi Datça’da yaşamış Rumların Türklerle ilişkilerini araştırıyorduk. Bu araştırma beni, Sömbeki Adası’ndaki mübadillerin çocuklarıyla tanıştırdı. Bu dostluk aracılığıyla ilk öyküm “Emine Teyze ve Bilgisayar”, İngilizce olarak Sömbeki’de yayımlanan The Symi Visitor Gazetesi’nde yer aldı.
Topladığım bilgileri grup üyelerinin okumaları için Tarih Grubu’na eektronik postayla iletiyordum. Yazılarımın ilgi gördüğünü fark edince, bilgileri gruba öyküleştirerek vermeye başladım. Bir süre sonra bu öyküler yerel gazetelerde de yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Daha sonra İzmir’de, Fethiye’de yayımlandı. Yurt dışında Zürich Lora radyosunun Türkçe programında yer aldı. TRT 1 Televizyonu yaşamımı, “Bir İnsan Bir Hikaye” programında yayımladı. Beni sevindiren bu gelişmeler, araştırma ve yazma isteğimi artırdı ve ben, daha önce hiç ilgilenmediğim edebiyatla ilgilenir oldum. Kasaba ve köy kahvelerinde yaşlılarla yaptığım söyleşiler öykülerimin konusunu oluşturdu. Anlatılanlar, gerçek kişiler ve yaşanmış olaylardı; ben onları öyküleştiriyordum. Bu öykülerde, yarımadanın geçen yüzyıldaki yaşantısı, insanlarının yaşama bakışı, insan ilişkileri vardı. İşin zor tarafı buydu. Yazdığım öyküyü zenginleştirmek için kendimden en ufak bir katkıda bulunamıyordum. Öyküde anlatacağım olayın gerçeğini ve detayını bulmak için, otuz-kırk kilometre uzaklıktaki köylere bazen defalarca gitmem gerekti.
Bu öykülerimizin arasına biraz da masallarımızdan kattım. Çünkü bu masalllar da bizi, bizim yaşamımızı ve dünyamızı anlatıyordu. Böylelikle efsanelerimizden kopmadan, dünü bugüne aktarmaya çalıştım.
Çok eski bir efsaneyle başlayıp bugüne uzanan süreçte, benim de mensubu olduğum bu toprakların insanları, tüm zorluklara karşın her zaman efsaneler yaratıp yaşama katmışlardır. Bu cennet yurt köşesinde, doğayla ve kendileriyle barışık bu insanlar, 21. yüzyılın koşullarında, hala yaşama dair öyküleri yaşıyor yaşatıyorlar. Ben ise onların bir sözcüsüyüm yalnızca.
Bazı öykülerin kaynağını bir veya iki kişiden dinledim. Bu kişilerin adlarını öykünün sonunda belirttim. Fakat bazı öykülerin derlenmesinde olayın gerçeğine erişmek için onlarca insanı dinlemem gerekti. Bunların hepsinin adını teker teker yazmam mümkün olmadığından, onların hepsine buradan teşekkürlerimle sevgi ve saygılar sunarım.
. Ayrıca bu kitap yayına hazırlanma aşamasındayken, bütün yazıların yeniden gözden geçirilmesinde yardımlarını esirgemeden bana zamanını ayıran, öykülerin en kısa zamanda yayınlanması için beni devamlı teşvik eden sayın Tennur Koçgündüz’e burada teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Nihat Akkaraca
KAYNAK:http://breezybead.blogspot.com